Geçmiş tarihe baktığınızda, önceden beri süregelen birçok oluşum göze çarpar. Bu oluşumlardan birçoğu, ya farkında olmadan, ya da özellikle yaptığı işler yüzünden tarihin akışını değiştirmiş, belki de şu zamanın kaderini çizmiştir. Yakın tarihle beraber bu tür oluşumlar daha perde arkasına alınsa da, hâlâ faaliyetlerini göstermekte, insanlığın haberi olmadan işlerini sorunsuz şekilde yürütmektedir.
Lise yıllarındaki tarih dersini hatırlarsanız, ne demek istediğimi anlayacaksınızdır. Her devletin kendine özgü planları, kendine özgü oluşumları vardır. Bu oluşumlar genellikle devlet kontrolünde olsa da, devletlerden daha çok, gözü kararmış kişilerin oluşturdukları topluluklar da vardır. Haçlı Seferlerini düşünürsek, sadece savaşın meydanda değil, perdeler arkasında olduğunu da hatırlarız. İşte, uzun zamandır kendisini bizden saklayan oyunumuz Assassin’s Creed, bahsettiğim perde arkası oluşumlardan birisini konu alıyor.
“Altair, düşünme sen bunları!”
Aslında oyunumuzun hikâyesini iki parçada söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, Animus adı verilen ve insanların genetik yapısını inceleyerek geçmiş düşüncelere gidebilen bir makine. Bu makine, bir grup bilim adamı tarafından oluşturulmuş ve oyunumuzda karşımıza sıkça çıkacak olan DNA görünümlerini sağlayacak olan kaynak. İkincisi ve asıl hikâyemiz, kahramanımız Altair’in kaybettiği “şanlı suikastçı” nâmını geri kazanmak istemesi.
Altair, Altair'in Assassin's Order'da (bir çeşit suikast örgütü) şanlı günlerini geçirirken, yaptığı önemli bir hata yüzünden buradaki değerini yitirir ve örgütteki kişilerin gözünden düşer. Örgüt içerisinde ona verilen Mason hazinesini ele geçirmek ve Mason liderini öldürmek görevlerini başarısızlıkla sonuçlayınca, örgüt içerisinde en alt tabaka olan “öğrenci” mevkisine düşürülür. En tepeden en alt seviyeye düşmek kahramanımıza koymuş olacak ki, itibarını tekrar kazanmak için yola çıkıyor bizimle beraber. Tabii bir eksik var, o da sahip olduğu tüm güçleri ve silahları…
“Herkes hata yapabilir” düşüncesini kabul eden örgütümüzün lideri, kahramanımıza o eski “Altair”i geri getirmesi için bir fırsat sunar. Haçlı Seferleri nedeniyle karışmış olan toplumda tekrar barış ortamının sağlanması için bazı engeller vardır. Bunlar belli başlı kişilerdir ve bu karışıklıklardan yararlanıp ortalığı daha da karıştırmaktadırlar. İşte Altair, hem kendi itibarını yeniden kazanmak için, hem de barışı sağlamak için yola çıkar. Yazının başında bahsettiğim “Animus”, oyun boyunca bizi hiç yalnız bırakmayacak. DNA sistemini ele alarak düşünceler arasında akışı sağlayan makine, öldüğümüzde düşünceleri geriye sararak tekrar oynamamızı sağlıyor. Aynı zamanda Animus, oyun içerisinden yapımcılar tarafından ara yüz olarak tercih edilmiş.
“Herkesin bir hikâyesi vardır, ya icraat?”
Oyuna giriş yaptığımızda, ana menünün ve görevlere girmeden önce bizi karşılayan yükleme ekranının bolca süslendiğini görüyoruz. Gerçi bu durum son zamanlardaki oyunlarda sıkça karşımıza çıksa da, yine de görsel olarak ilk baştan olumlu düşünceler uyandırıyor oyuncuların kafasında. Oyunun ilk görüntüleri yayımlandığında, herkes oyunu PoP ile karşılaştırmaya başlamıştı. Ancak oyun içerisinde yer alan devasa boyuttaki haritanın içerisinde serbestçe gezebiliyor olmamız, oyunun daha ilk baştan Prince of Persia ile pek benzeşmediğini gösteriyor.
İlk detaylara yeterince takıldıktan sonra, artık uzun zamandır beklediğimiz oyunumuza başlıyoruz. Oyuna ilk başladığımız bölge, rahatça anlayabileceğimiz şekilde bağlı olduğumuz tarikatın merkezinin bulunduğu bir yerleşim yeri. Etrafı biraz gezdiğinizde krallık adına uzak bir bölgede olduğunuzu anlayacaksınızdır.
Oyunun çok büyük bir haritada yer aldığını söylemiştim. Oyun içerisinde, daha doğrusu krallığın içerisinde gezerken, oldukça uzun mesafelerle karşılaşacaksınız. Bu tür mesafeleri yaya olarak geçmek çok uzun süreceğinden, belki de alanındaki en başarılı at kullanma fonksiyonu geliyor elimizin altına. Yapımcıların bu konuda oldukça çalıştıklarını atı kullandıkça anlıyorsunuz. Şu zamana kadar yapılmış en iyi kombinasyon diyebilirim. At üzerinde yolculuk oldukça eğlenceli geçiyor. Görevler esnasında farklı ve birbirinden uzak yerlere gideceğimizden, farklı yerler keşfetme imkânımız oluyor. Yapımcılar, krallık içerisinde yer alan bölgeleri keşfettikten sonra, oyunculara kolaylık sağlama açısından bu bölgelere zaman kaybetmeden gitmek için bir sistem geliştirmişler. Şehirleri keşfettikten sonra her seferinde uzun yol gitmek yerine, kısayol ile beraber anında gidebiliyorsunuz. Tabii tekrar hatırlatıyorum, şehirleri ilk başta keşfetmeniz gerekiyor.
İlk göreviniz için atınızla beraber yola çıktığınızda ve biraz ilerlediğinizde, yolculuk yaptığınız dar yolun ucunda o devasa krallığı görüyorsunuz. Yapımcılar, buraya belki de oyuncuları en baştan etkilemek için bir animasyon koymuşlar. Uçurum kenarına yaklaştığınızda ve atınızın üzengisine biraz bastırdığınızda, atınız şaha kalkıyor ve siz Xbox360’ınız karşısında ağzı açık bir şekilde kalıyorsunuz. Son bir not daha bu konuda; bu görüntüyü gördükten sonra, yeni nesil konsollar ilk çıktığında Xbox360’a karşı söylediğiniz olumsuz tüm sözlerden utanıyor, hâtta kendinizi oda hapsine bile sokuyorsunuz.
Hitman: Blood Money’i hatırlıyorsunuz değil mi? Onun bir bölümünde devlet adamını öldürmek için ilerlerken, birden kendinizi kalabalık bir sokağın içerisinde buluyordunuz. İnsanlar her tarafınızı sarmış, muhteşem bir görüntüye imza atıyorlardı. İşte Assassin’s Creed (AC)'de, bu olayı daha gelişmiş bir şekilde görüyorsunuz. Az önceki olaydan sonra ağzınızı kapatıp şehre geldiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınızdır. Altair ile beraber şehre ilk geldiğimiz anda, günümüzde bile olmayan bir karmaşanın ve doğal yaşamın içerisinde buluyorsunuz kendinizi. İnsanlar sokaklarda geziyor, alışveriş yapıyor, kenarlarda konuşuyor; kısacası doğal bir hayatı size sonuna kadar hissettiriyorlar. Kalabalık sokaklardan daha fakir sokaklara geldiğinizde ise, hayretiniz bir kat daha artıyor, yol kenarlarında dilenciler size yalvarırken, oraların delikanlıları (!) size çarpıyor…
Oyun içerisinde kullanılan bu kalabalık, oynanış bakımından büyük bir öneme sahip tabii ki. Hedefinizi ararken, asla ama asla dikkat çekmemeniz, sokaklarda yer alan askerler tarafından şüphe uyandırmamanız lazım. “Nasıl yapacağım bunu?” diye düşündüğünüz anda çözümünü de buluyorsunuz; kalabalık içinde kaybolmak. Bunu biraz açalım isterseniz. Oyun içerisinden hedeflerinizi bulmak için ilerlerken genellikle sokakları kullanacağınızdan, halk içerisinde onlar gibi davranmanız gerekiyor. Kalabalık içerisinde sakince yürüyerek süzülmek veya gerektiğinde yol kenarında konuşuyormuş gibi davranmak, askerlerin süper uyanık olanlarını sizin üzerinize gelmesini engelleyecektir. O kadar kalabalık içerisinde koşarak ilerlerseniz ve halka çarparak önünüzü açarsanız, malum sonla karşılaşır, askerlerle anında burun buruna gelirsiniz, benden söylemesi.
“Dikkat, Altair burada!”
Oyundaki görev ilerleyişinin yapısından bahsedelim biraz da. Oyun içerisinde (hikâye boyunca) öldürmeniz gereken 9 karakter var. Altair, bu karakterleri tabii ki eliyle koymuş gibi bulmuyor. Oyunun oynanabilirlik açısından belki de en büyük çeşitliği sağlayan kısmı da burası. Oyun içerisinde öldürmeniz gereken kişilere ulaşmanız için epey uğraşmanız gerekecek. Öldüreceğiniz kişi hakkında gerekli bilgileri toplamalı, en uygun zamanı belirlemeli, o anda nerede nasıl olacağını öğrenmeli ve en sonunda tarikat merkezinden onay almanız gerekiyor. Bu araştırma süreci, burada yazılanlar kadar kolay değil aslında. Öldüreceğiniz kişiler hakkında bilgi toplamak sizi oldukça uğraştıracaktır, ancak belirtmemde fayda var, bu araştırma süresince oldukça eğlenceli dakikalar yaşayacaksınız.
Bilgi toplama süresince, birçok küçük görevi yapmanız gerekiyor. Her karaktere ulaşmak için 6 görev yapmanız gerekiyor. Bunlar, o kişi hakkında bilgiye sahip olduğunu düşündüğünüz kişiye sıkıştırıp bilgileri almak (vermiyorsa bir güzel dövüp öyle almak), o karakterin diğer düşmanlarıyla iş birliği yapmak, vs. Gerekli tüm bilgileri topladıktan sonra ”Animus” devreye giriyor ve öldüreceğimiz karakterin zamanına gidiyoruz. Altair, zeki bir suikastçı olduğundan ve siz de iyi bir oyuncu olduğunuzdan dolayı, karakteri öldürmeden önce size sorun çıkartacak bazı şeyleri ortadan kaldırmanız lehinize olacaktır. Çatılarda yer alan nöbetçiler bu sorunların en büyüklerinden. Tabii ki ortadan kaldırmak yine size kalıyor, bu konuda serbestsiniz, ama benden söylemesi, daha az çaba için en başta nöbetçileri ortadan kaldırmak daha iyi. Oyun çıkmadan önce yapımcıların en büyük kozlarından bir tanesi, oyun içerisinde hikâyenin derinliğini oyunculara hissettireceklerinden emin olmaları idi. Oyun içerisinde karşımıza çıkan ara videolarla bu olay oldukça başarılı yansılıyor ve hikâye belki de olabileceğinin en derinine iniyor.
Oyun boyunca öldüreceğimiz 9 karakter var demiştim. Bu karakterlerin tamamında aynı yolu izliyoruz. Gerekli bilgileri topluyor, mekânı ve zamanı belirliyor, merkezden onay alıp işi bitiriyoruz. Serbestlik konusunda da oldukça başarılı olan AC’nin uzun bir oynanışa sahip olması, aynı çizgiyi izlediği için sıkıcı olabilir. Yapımcıların da zaten bu konuyu kapatmakta hayli uğraştıklarını biliyoruz. Oyunun sadece aksiyon kısmıyla ilgilenmeyip hikâyeyi takip edebilirseniz, oldukça düşündürücü bir atmosferin olduğunu görebilirsiniz. Hiç değilse böylece oyuna daha fazla bağlanma oranınız yükselmiş olur. Oynanış süresi oldukça uzun olduğundan, yapımcılar ana görevlerin yanı sıra yan görevlerde koymuş oyun içerisine. Bunlardan askerler tarafından itilip kakılan halka yardım etmek en eğlencelilerinden. Bunların dışında haritada çeşitli yerlere yerleştirilmiş bayrakları toplamak veya kutsal mekânların başında nöbet tutan askerleri öldürmek gibi ek görevler oyunda yer alıyor.
“Kavga gördüysen kaç; ama bir dakika, hayır, kal ve savaş!”
Sokaklardaki kalabalıktan bahsetmiştim. Eğer her başrol oyuncusu gibi başınızı belaya sokmadan duramadıysanız, gerçek hayattaki sistem devreye giriyor. Başınızı belaya soktuktan sonra tabanları yağlayıp kaçabilirsiniz. Aslında kaçmak için birçok yolunuz var. Özellikle karakterimizin duvarlara tırmanma özelliği çok gelişmiş olduğundan, çatılara kısa sürede çıkabilir, askerlerin sizi göremeyeceği alanlarda belli bir süre bekleyip onlardan kurtulabilirsiniz. Tabii ki bir de kalıp savaşmak var tercihlerinizin arasında. Tam donanımlı bir suikastçı olduğunuzdan dolayı, sokaklarda yer alan askerler tarafından tam bir nefretle anılıyorsunuz. Bir de başınızı belaya sokarsanız ve kısa sürede mekândan uzaklaşmayı başaramazsanız, tek çareniz kılıcınızı çıkartıp savaşmak. Tabi bir iki askerden bahsetmiyorum, kısa sürede etrafınızı onlarca asker kuşatacaktır.
Savaşmaktan bahsetmişken isterseniz oyun içerisinde yer alan dövüş sisteminden de bahsedelim. Yapımcılar, oyun içerisine, şu zamana kadar kullanılan dövüş sistemlerinden farklı bir sistem getirmiş. Dövüşlerde, daha saldırgan olmak yerine, genellikle savunma yapıp rakibinizin açığını yakalıyor ve o anda işini bitiriyorsunuz. Bu sistem, daha aktif dövüşmeyi isteyen oyunculara biraz ters gelebilir, ancak kendinizde değişik kombinasyonlar geliştirip oyunun ilerleyen kısımlarında karşınıza çıkacak “çok sayıda” askerleri daha kolay yere yatırabilirsiniz. Hikâyenin başlamasına neden olan kaybettiğimiz saygımız, oyun içerisinde ilerledikçe yavaş yavaş tekrar yerine geliyor. Görevleri tamamladıkça ve saygımız tarikat içerisinde yeniden arttıkça, farklı dövüş hareketleri öğreniyor, daha değişik silahları elde edebiliyoruz. Oyun başından beri yanınızda bulunacak temel silahlar ise; kullanacağınız kılıcınız, atacağınız bıçağınız, sakladığınız hançeriniz olarak söyleyebiliriz. Bu arada belirtmek istiyorum, benim sonradan anladığım bir olay (tamam kabul, çok sonradan), sakladığınız hançeriniz, zamanında elinizin bir parmağının gitmesine sebep olmuş. Evet, Altair’in bir parmağı yok.
"Konsolda aksiyon oynanmaz arkadaş!”
Bunu savunuyorsanız, tekrar düşünmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Yapımcılar, 360’ın gamepad’ini çok iyi bir şekilde oyuna sokmayı başarmışlar. Oyunun ilk başlarında kullanılan kontrol sistemi size biraz ters gelebilir, ancak alıştıktan sonra oyunda ne kadar etkin bir rol oynadığını göreceksiniz.
Çatılar… Belki de oyunda en fazla vakit geçireceğiniz mekân. Şehir içerisinde ilerlemek, başınızı belaya soktuğunuzda askerlerden kaçmak veya sadece eğlence amaçlı olarak tırmanmanız gerekecek. Prince of Persia ile başlayan bu “tırmanma” olayı, diğer bu tarz aksiyon oyunlarına (Tomb Raider) bulaşmıştı. İşte Assassin’s Creed de bu olay gerçekten şaheser seviyesine çıkıyor. Dev şehirlerin içerisinde yapılar oldukça özenli ve detaylı hazırlanmış. Kahramanımızın en büyük eğlencesi olan tırmanmak, hem çok kolay bir şekilde gerçekleştireceğiniz bir olay, hem de zaman zaman çok tehlikeyle sizi karşı karşıya bırakacak bir özellik. Çatılarda düşmanlarınızla savaşırken dikkatli olmanız gerekiyor. Bunun sebebi de çatı kenarlarındayken bir anda düşmanın sizi aşağı itebilmesi veya bir darbeyle aşağı düşebilmeniz. İşte böyle durumlarda sizin için büyük olumsuzluklar yaşanabiliyor. Tabii ki az önce bahsettiğim olaylar, sizin de kullanabileceğiniz silahlar.
Yapımcılar, oyun başında benim çok aradığım bir özellikten yoksun bırakmışlar oyunu. O da zorluk seviyesi seçimi. Oyuna başlarken herhangi bir zorluk seviyesi seçmiyorsunuz. Bu özelliğin olmaması ilk başta büyük bir eksi olarak gözükebilir, ancak yapımcılar daha sonrada anlaşılan şekilde bu olaya müdahale ediyor. Oyunda ilerledikçe hem düşmanlarınızın yapay zekâsı, hem de diğer olaylar zorlaşıyor. Yani gittikçe zorlaşan bir oyun var karşınızda. Özellikle oyunun ilerleyen kısımlarında Tapınak Şövalyeleri ile karşılaştığınızda, kılıç savaşlarının zorlaştığını anlayacaksınız. Hem bire bir olarak zorlaşan savaşlar, hem de gittikçe artan düşman sayısı sizi epey uğraştıracaktır. Tabii ki oyun ilerledikçe ve kılıç savaşları zorlaştıkça, rakiplerinizi alt etmeniz de güçleşiyor ve böylece her savaştan daha fazla yara alarak çıkıyorsunuz. Sakın unutmayın, düşmanlarınız kılıç savaşları boyunca sizin boşluklarınızdan en az sizin kadar yararlanıyor ve canınızdan çalıyor. Bu konuda eklemek istediğim diğer bir konu ise, kılıç savaşları sırasında sadece kılıçlarla değil, tekme-yumruk ikilisi ile de düşmanlarınızı sersemletebilirsiniz (tabii aynı şeyler sizin başınıza da gelebilir).
Oynanışa Animus’un katkısı epey fazla. Oyun içerisinde Animus ile kardeşken (Animus’a bağlıyken), canınızda düşüncelerinize ve hatıralarınıza bağlı olarak değişiyor. Sokaklarda ilerlerken sivil halka zarar vermeniz halinde canınız düşüyor ve ekrandaki “dalgalanma” efekti ile bunu size gösteriyor. Eğer Animus ile beraberken canınızı tam olarak sağlayabilirseniz, bir anda kamera açısı birinci kişi gözüne geçiyor ve çevredeki bazı bilgi kaynaklarını farklı renklerle gösteriyor. Aslında bu özellik bazı zamanlarda çok işe yarıyor ve bazen “neden bağlı değilim Animus’a” diyesiniz geliyor.
“Bu senenin Animasyon Kralı: Assassin’s Creed!”
Evet, ilan ettim sonunda. Rahatladım be. Neyse efendim, oyun içerisinde yer alan animasyonlar gerçekten takdiri hak ediyor. Yapımcılar, Altair’in hareketlerinden yürüyüşüne, halkın davranışlarından dövüş sahnelerine, at üzerindeki görüntülerden atın davranışlarına kadar her şeyi muhteşem animasyonlarla donatmış durumda. Özellikle at üzerinde ilerlerken atın davranışlarına hayran kalacaksınız. Oyun içerisinde yer alan animasyonlar sayesinde her şey gerçeğine uygun bir şekilde gözüküyor oyuncuların gözüne.
Call of Duty 4’ü bir hafta önce bitirmiş ve köprü üzerinde silahımızla son sahneyi görmüş olarak söylüyorum, çok etkilenmiştim o sahneden. Son zamanlardaki oyunlarda kullanılmaya başlanılan bu sahneler oyuncuları adeta büyülemeyi başarıyor. Peki ama neden Call of Duty 4’den bahsettim? Bir karşılaştırma yapmak istiyorum. Assassin’s Creed'de dokuz karakteri öldürdüğünüzde ve o son sahneleri izlediğinizde, şu zamana kadar yapılmış en iyi sahnelerden olduğunu göreceksiniz. Assassin’s Creed’in bahsettiğim sahneleriyle karşı karşıya kaldıktan sonra bir iki dakika kendinize “Vay be, adamlar yapmış!” diyeceğinizden eminim.
Teknik detaylara baktığımızda ise, karşımıza çok iyi bir görüntü çıkıyor. 360’ın grafiklerini sonuna kadar kullanan Ubisoft, bu işi ne kadar iyi yaptığını bir kez daha ortaya koymuş. Özellikle büyük şehirlerin mimarisi muhteşem gözüküyor. Canınız sıkıldığında yüksek bir yere bakıp manzaranın muhteşemliğini görebilirsiniz. Bunun dışında grafiklerin gerçekçiliği sayesinde oyun içerisinde tabakalar kendisini hissettiriyor. Tabakalar derken anlatmak istediğim, fakir ve zengin sokakların farklılıkları. Bunu grafikler sayesinde kolayca görebiliyorsunuz. Her şeyi bu kadar mükemmele yakın olan bir oyunda ses ve müzikler kötü olur mu hiç? Ben cevap vereyim, olmaz. Ses konusunda epeyce uğraşılmış olacak ki, oyunda bulunulan bölgelere oranla sesler farklılaşıyor. Özellikle o dönemde Türklerin yaşadığı bölgelerde Türkçe konuşmalar duymak mümkün. Çok önemli bir detay olmasa bile, Türkçe sözcükler duymak oyuncuları keyiflendiriyor gerçekten. Bunların dışında pazarlardan yükselen sesler, kalabalık halktan çıkan sohbetlerin sesleri oyunun ruhuna güç katıyor. Müzikler ise o anki atmosfere oranla hızlanıp yavaşlıyor. Kılıç savaşlarında müzik bir anda temposunu artırırken, normal zamanlarda kulağınızı dinlendiren ve gezdiğiniz bölgenin özelliklerine göre çalıyor.
Assassin’s Creed, genel olarak istenilen düzeye çıkmış bir oyun. 360’ın tüm nimetlerinden yararlanan oyunumuz, hem içeriği hem de hikâyesi ile klasikler arasına girmeye aday. Özellikle bu kadar fazla yeniliğin aynı anda denendiği bir oyun için yakalanılan başarı hiç de azımsanmayacak düzeyde. 360 sahipleri için asla kaçırılmayacak bir oyun Assassin’s Creed. Laf aramızda, oyun, PC oyuncuları için tam bir idol olabilir. Çıkması için dua etmekte ve Ubisoft’u mail yağmuruna tutmakta fayda var.
Oyunsuz kalmayın…
Yorumlar
İlk Yorumu Sen Yapabilirsin!
