Yıllardır, piyasaya birçok 2. Dünya Savaşı temalı oyun geldi, gördük, oynadık. Ama Medal of Honor serîsi, bu evrimin bir başlangıcı. Çoğu oyuncu için Call of Duty serîsi 2. Dünya Savaşı oyunlarının başı niteliğindedir. Bu fikre ben de katılıyorum ama şu da bir gerçek ki, EA bu sefer işini iyi yapmış. Çoğu oyuncunun oynadığı bir tür olan FPS’nin en güzel çeşitleri de 2. Dünya Savaşı temalı olanlardır zaten. Medal of Honor’ı oynayanlar, yanında savaştığı arkadaşının tek bir kurşunla ayaklarının altına serilmesini, bir bomba ile yanındaki adamların üç dört tanesini bir anda kaybetmeyi ve bu yüzden de on tane adamın ateşi altında kalıp bir kamyon kapağının altına saklanmayı çok iyi bilirler. Çoğu zaman FPS sevenler Medal of Honor'da, oyun bile olsa, o atmosferi yaşarken korkmuşlardır. Çünkü savaştan kaçamazsın. Ya yanındaki adamlarla zafer için savaşırsın ya da öleceğini bile bile benimle kim giderse kârdır diyerek saldırırsın. Savaş budur ve savaşta hiçbir zaman acıma yoktur. Hele Medal of Honor da, hiç…
EA dersine iyi çalışmış dedik. Bu yargıma oyunu oynamadan kimse katılamaz. Çünkü, kimse EA’in böyle bir böyle bir atmosfer yaratabileceğini tahmin edemezdi. Atmosfer konusuna sonra değineceğim ama... ilk olarak oyunun menüsünden bahsedelim. Oyunun menü tasarımı gerçekten güzel yapılmış. Menüde savaş uçaklarını gösteren bir ekranla karşılaşıyoruz ve biz menüde başka yerlere geçtiğimiz zaman kamera da uçağın çeşitli yerlerinde bizimle beraber dolanıyor. Ardından oyuna giriyoruz. Karşımıza üç tane zorluk seviyesi geliyor. Ben uzun zamandır Medal of Honor’ı oynamadığım için, doğal olarak, normal seviyeyi seçtim. Ama bir müddet sonra yapay zekayı gördüm ve bunun bir hata olduğunu anladım. Düşmanlarımız normal seviyede ateş etmek ve bomba atmaktan fazla bir şey yapmıyor. Eğer FPS oyunları hakkında söz sahibi iseniz en az orta seviyede oyunu oynamanızı öneririm. New Game dedikten sonra kendimizi brifing odadasında buluyoruz. Komutanımız savaş planını burada slaytlar halinde bize anlatıyor. Bu bölümde oyunla ilgili birçok bilgiyi de ediniyoruz. Adımızın Travers olduğunu, üst rütbeli değil de sıradan bir asker olduğumuzu öğreniyoruz. Burada bilgilerden en önemlisi Safezone bölgeleri. Komutan slaytları bir bir anlatırken en son slaytta basacağımız mekanın haritası görüyoruz. Bu haritada iki tane ufak yeşil bölgelerimiz bulunuyor.Bu bölgelerin yerini unutmayın, çünkü size çok yardımcı olacak. Safezone bölgeleri kurşununuz bittiğince ve ya canınız dibe vurduğunda sizin işinize yarayacak.Bu bölgeye geldiğinizde birçok sağlık ve mermi çantalarını bulabilirsiniz. Diğer bölümlere oranla ilk bölümün son çatışma yerinde mermi sıkıntısı çekebilirsiniz. Bu gibi durumlarda etrafta dolanmak yerine uğrayacağınız ilk yer Safezone olmalıdır, dediğimiz gibi.
Komutanımızdan bilgileri aldıktan sonra oradan çıkıp silah yerine geliyoruz. İki tane ağır, bir tane de hafif silah alabiliyoruz. Oyundaki silahlar herkesin tahmin ettiği gibi o dönemin en meşhur silahları (Thompson, Springfield vs.). Bomba konusunda içiniz rahat olsun. Oyuna başladığımızda bombalarımız otomatik olarak cebimize giriyor ve sayıları bütün bölümü oynarken gayet yeterli oluyor... Silah seçimimiz de bittikten sonra kendimizi konuşan kaptanımız ve uçakta sıkış,tepiş oturan arkadaşlarımız arasında buluyoruz.Büyük bir sarsıntı ve onaydan sonra aşağı atlamak için arkadaşlarımızla beraber ayağa kalkıp aşağıya paraşütle atlıyoruz. Atladıktan 1 saniye sonra paraşütümüz açılıyor ve kontrol bize geçiyor. Bu bölüm çok önemli. Klavyedeki yön tuşları ile adamımızı yönlendiriyoruz, hızlıca kafamızı aşağı çevirip yeşil duman çıkan yerlere kendimizi bırakmaya çalışıyoruz. Bu olay 9 veya 10 saniye içinde olduğu için hızlı hareket etmemiz lazım. Yeşil bölgelere yakın yerlere inebilirsek şanslıyız. Arkadaşlarımızla beraber operasyona başlayabiliyoruz. Ama eğer yeşil bölgelerden uzağa,savaşın bölgesinde bir yere inersek ölümümüz çabukl olabiliyor... hem de ilk bölümdeysek. Çünkü silah kavramını kapmamız bir on dakikamızı alıyor. Her kurşun sıktığımızda doğal olarak silah tepip yukarı doğru çıkıyor, ancak bir müddet sonra alışıp rahatça oynayabiliyoruz. Yere indikten sonra kendimizi müthiş bir aksiyonun içinde buluyoruz zaten. İşte daha önce söylediğim atmosferle de burada karşılaşıyoruz. Eğer savaş alanına indiyseniz, başta içinizi ufak bir korku dalgası kaplıyor. Arkadaşlarınızın nereden olduğunu göremeden binlerce kurşun kafanızın üstünden geçiyor. Oyunu oynarken kendinizi neden bir savaşta gibi hissettiğinizin cevabını da burada alıyorsunuz. Silahlar hiçbir zaman susmuyor ve eğer ayağa kalkmak gibi bir yanlış yaparsınız, hârika bir hedef oluyorsunuz. Her bölümde belirli görevlerimiz var ve bunların hepsi size bağlı. Bu görevleri istediğiniz sırada yapabiliyoruz.Yanınızda birçok adam olmasına rağmen görevleri siz yapmazsanız kimse yapmıyor. Yani baştaki kahraman, esas oğlan her zamanki gibi sizsiniz. Görevler genelde patlatma, koruma, bomba koyma gibi çeşitliliklere sahip. Görevlerimizi yaptıktan sonra Checkpoint alıyoruz. Ama maalesef EA Games’in en büyük hatalarından biri oyunda auto save olayını yapmaması. Öldüğümüzde ve ya çıkıp oyuna tekrar girdiğimizde Checkpoint'lerimizi kayıt etmezsek bölüme baştan başlıyoruz. Bu yüzden her Checkpoint'ten sonra oyunu kayıt etmenizi öneririm…
Oyun sırasında yanımızda en az üç adam bulunuyor. Tabii biz kontrol etmiyoruz ama adamlarımız öldükten sonra havadan gelen askerlerle hemen destek de alıyoruz.Yani, yalnız kalma olasılığımız (merkeze kahraman gibi dalmazsanız) az. Yine de Safezone’a uzak yerlerdeki görevlerde adamların gelmesi uzun sürebiliyor. Normal zorluk derecesindeki düşmanların yapay zekasından bahsettim. Ateş etmekten ve bomba atmaktan fazlasını yapmıyorlar. Ama maalesef yanımızdaki adamlar için de bu sorun geçerli. Bir görevde toplam 15 kişi ile savaşıyorsanız 10’unu sizin öldürmeniz lazım. Aksi takdirde yalnız kalma olasılığınız yüksek. Çünkü her zaman düşman bizden fazla kişiyle savaşıyor… Görevler sırasında çoğu zaman komutanlarımız tarafından verilen emirleri duyuyoruz. Bu konuşmalar görevleri tamamladığımızda "Aferin, iyi iş!" gibi laflara da dönüşebiliyor. Sesler açısından Airborne gerçekten çok başarılı. Mermi sesleri, konuşmalar, bağırmalar, bir askerin vurulduktan sonraki acısı... gerçekten özenilerek yapılmış.
Silahlarımızdan bahsettiğimizde ise elimizdekiler belli. Ama oyunda bir bölgeyi aldıktan sonra bulduğumuz gizli yerlerde, silah seçme ekranında olmayan bazı silahları alma olanağı tanıyor. Silahımızı değiştirmek istediğimizde öldürdüğümüz düşmanların ya da bazı gizli yerlerde bulduğumuz silahları kendi silahımızla değiştirebiliyoruz. Oyundaki bir başka yenilik de Real Time Weapon Upgrade. Bu olayda arka arkaya öldürdüğümüz askerlerin sayısından, üst üste iki kere headshot yapmamıza kadar çeşitlendirilmiş. Bu bahsettiğimiz şeyleri uyguladığımızda oyun bize bazı upgrade’ler veriyor. Bunlar da iki kat şarjörden silahın ucana bomba koymaya kadar değişebiliyor.
Multiplayer ise herkesin beklediği gibi çok güzel yapılmış. Oynamaya fırsat bulmasam da haritalarına baktım ve oyunculara (capture the flag, deathmatch gibi) birçok tarz sunmakta.
Son olarak ise oyunun animasyonlarından, grafiklerinden ve sistem gereksinimlerinden bahsetmek istiyorum. Oyunun minimum sistem gereksinimleri, Windows XP SP2, 2.8 Ghz Intel ya da AMD 2800+ işlemci, 1 GB RAM, 6600GT, X1300 Pro üzeri ekran kartı…Yani, anlayacağınız gibi oyunu normal özellikteki bilgisayarlar kaldırabilir. Animasyonlar, grafikler ise tek kelimeyle mükemmel. Oyunun ortasında görevleri yaparken birçok kısa video ile karşılaşıyoruz. Ben ilk olarak canlı mı değil mi, ayırt edemedim. EA yapabileceğinin en iyisini yapmış. Görev sonlarındaki patlamalar, alevler gerçekten çok güzel hazırlanmış. Grafik olarak baktığımızda oyunumuz normallerin son derece üstünde bulunuyor. Bu yüzden de daha önce bahsettiğim savaş atmosferi son derece mükemmel. Gerçekten buradan EA takımını kutluyorum ve bilhassa FPS sevenlerin kaçırmaması gereken bu oyunu, herkese öneriyorum…
Yorumlar
İlk Yorumu Sen Yapabilirsin!
